Ana içeriğe atla

Kalpleri evirip çeviren Allah'tır

Her seferinde içinde oluşan anlamsız hislere yeni bir isim vermeye çalışıyordu. Her zaman yaptığı gibi sınıfta bir kenara çekilerek yanında hiç ayırmadığı küçük not defterini çıkardı ve yazmaya başladı. “Nedir yanlış giden ?” sorusuna adeta kendince cevap aramaya başlıyordu. Daralıyordu içinde oluşan ve her seferinde sıkıntılarım var diye üstünkörü kendini kandırmaları, kayaya çarpan dalgalar gibi her çarpıştı biraz daha yontuyor, ondan bir şeyler alıyordu.

Her şey bu kadar yolundayken kendini neden çıkmaza giden bir yoldaymış gibi hissediyordu bir anlam veremiyordu.
            Aslında kendini gözlemleme imkanı bulsa belki de beş dakikada kendisine bir tanı koyabilecekti. “Peki neydi yanlış giden ?”  Popüler kültür ve geleneksel dini kültür arasında gelgitler yaşıyordu, kendini sorguluyor, eleştiriyor, yadırgıyor ve yaptıklarıyla yapması gerekenleri düşünüyor ve en sonunda daralıyordu.
Güneşin doğuşu ile batışının görülmediği tüm yaşam alanının iki dağın arasındaki bir vadiye , tüm hayatın bir caddeye sıkıştığı küçük bir Karadeniz şehrinde yaşıyordu. Kışın soğuk günlerini geride bırakmıştı. Güneşin ışınlarıyla artan neminde yükselmesiyle “kışları” eleştiren Musap, şehrin o soğuk günlerini arar olmuştu.  Bu çelişki içinde yeniden bir kıpırtıya sebebiyet vermişti. Kendi kendine sesleniyordu “ Dün şikayet ettiğim bir durumu bugün  bir aram oldum.” Bu nasıl bir çelişki  diyordu, terleyen alnını sildiğinde. Tam o esnada lisedeyken sohbet dinlemeye gittiği hocasının dediklerini hatırladı. “Olayları ve şartları mevcut duruma göre değerlendirin ve buna göre şükür şuurunu asla kaybetmeyin. Belki de bugün istemediğiniz bir durumu yakın gelecekte yine kendiniz arzu edeceksiniz.”  Bu düşüncedeyken hocası ve arkadaşları ile yaptıkları onca sohbetler ve okudukları kitaplar gözlerinin önünde bir filim şeridi gibi geçiyordu. Nede çok özlemişti onları ve orda yaşadıkları anılarını…
Musap ve arkadaşları Perşembe günü yine dersten çıkmış hemen  hemen her gün yaptıkları gibi şehrin 4 kafesinden birine oturmaya gitmişti. Yine dalgındı ve yine hayata isyankar. Arkadaşları sohbete başlamış futboldan, siyasetten ve  magazine kadar herkesi ve her şeyi konuşur olmuştular. İslam, ibadet ve hayatta geliş amaçları dışında  çoğu şeyi konuşmaya başladılar. Son günlerde olduğu gibi Musap yine dalgın ve ortamdan bihaberdi. Arkadaşları ara sıra onu sohbete almak istese de ancak cümle içinde ismi geçirdiğinde ortama kulak veriyor ve akabinde tekrar kendi iç dünyasında hülyalara dalıyordu. Belki de daldığı “o hülyalardı asıl gerçekler”, yaşadıkları bu dünyadaki geçici bir rüya. Ama o anda bilmiyordu, bilemiyordu. Adeta hırçın bir nehirde yüzen bir kağıt gemi misaliydi Musap. Her şeyi çok çabuk yaşıyordu, ama hızlı yol aldıkça kağıt geminin de su aldığını ve bir süre sonra tamamen ıslanacağı ve o sert, hırçın nehrin birini daha yutacağını düşünemiyordu. Her ne kadar su onu kıyıya yakınlaştırsa da tek başına nehirden, boğulmaktan kurtulması çok zordu. Birinin elini uzatması gerekiyordu. Emek gerekiyordu ve Musap’ın buna gerçek anlamda ihtiyacı vardı.
Musap yine düşüncelere dalmıştı… Kendini düşünüyordu yaptıklarını, yapmak istediklerini. Nede çok boşa giden zamanı varmış. Bir anda  altı yıl öncesini düşündü. İlk defa köyü, ailesi, annesi ve babasından ayrılacaktı. O üniversiteye gitme heyecanı ve yabancı bir yere gitme  korkusunu bir anda yaşamıştı.  Tam evin kapısından çıkacak andaki annesinin onu uğurlarken ki sözünü hatırlamıştı. “ Oğlum sen bu çevrende İslami ve İnsanı kimliğinle hep örnek oldun. Bu yüzden biz senden hep razı olduk, Allah’ta senden razı olsun. Doğruluk tek yolun olsun…” Bir anda daralan yüreği ferahladı. “Ne muhteşem bir dua” diye düşündü hele ki Annesinin gerçekten içten yaptığını düşündüğünde  daha da  ayrı bir anlam kazandı Musap’ın iç dünyasında. İçindeki bulunduğu tüm günahlar ve haram hayat yaşam tarzına rağmen en azından “hayırlı bir evlat oldum “ temennisi  içine sımsıcak  bir ferahlık sardı.
İçine saran ferahlık ve anne özlemi en son annesiyle ne zaman konuştun sorusuna kendine sormasını sağladı.  En son onu annesinin onu aradığını ve zar zor hatırlıyordu. Ve o esnada yüzü kızarmaya başlamıştı tekrardan. Çünkü annesi aradığında arkadaşlarının yanındaydı ve onun hemen kurduğu kestirmelik  cümlelerle hemen kapatmak isteğine karşın annesinin sımsıcak, samimi ve yürek burkacak bir ses tonu ile “ Oğlum ! seni çok özledim, neden  hiç aramıyorsun ?” dediğini hatırlamıştı. Ve Musap’ın buna karşılık “sınavlar, dersler çok yoğun geçiyor, zamanım olmuyor.” diyerek son süreçte sık sık yaptığı gibi tekrar bir yalan söylemişti. Oysa yüzü kızarırdı yalan söylediğinde altı sene önce  Anadolu’nun  muhafazakar şehrin küçük köyünden ayrıldığında...
Tam bu düşüncelerin muhasebelerini yapıyordu ki açık seçik giyinmiş, ağzında çiğnediği sakızı ve laubali bir ses tonu ile “ bir isteğinizi var mı ?”  diye soran bayan garsona   erkek arkadaşlarının nasıl da kahkahalar atarak sohbete daldığını  gördü. Yaşanılan ve tanık olduğu bu tablo üniversiteye ilk geldiğinde yaşadığı şaşkınlık ve yadırgamaya karşın  ona çok normal bir durum geliyordu bu tür durumlar. Hatta onun da yaşam tarzının bir parçası haline gelmişti. Ama o gün ne hikmetse eski günleri ve gerçek karakterini de düşündüğünden yaşanılan bir tablo ona çok tuhaf bir durum gelmişti.
Kalabalık masada sohbet “KOYU” laşmıştı. Erkek erkeğe konuşmaktan haya edilecek konular bile masada kızlı-erkekli konular meze yapılmıştı. Buna karşın Musap yine dalmıştı taki kız arkadaşının “kanki bugün çok dargınsın” sözüyle daldığı o eski dünyasından etrafı sigara dumanı, son ses açılmış en hit müziğe rağmen adeta bana bakmalısın dedirtecek yükseklikte gülme sesinin olduğu,  çoğunlukla üniversite öğrencilerin olduğu kimine kafa dağıtma olarak gördüğü  gürültülü bir kafeye kulak verdi. Yok “Venüs”  sana öyle geliyor, ben iyiyim dese de “Venüs” daha da ileriye giderek  Musap’ın elini tuttu ve gerçekten “iyi misin” dedi. Ve tam o esnada yaşanılan durumdan tiksinmeye başlamıştı.  Ama yine de olduğu ortamdan farklı bir hareketle bulunmazdı. Sessizce  elini çekmekle yetinebildi ve tekrardan kabuğuna çekildi.
Kimi arkadaşlarının ekonomik durumu iyi olmakla beraber kimisinin de zar zor biriktirip onlara gönderdiği paraları hunharca harcıyorlardı. “Onur” her zaman olduğu gibi kurdukları şirketleri ve yapacakları siteleri okulu bitirdiğinde mühendis olarak şirketin başına geçtiğinde yapacaklarını anlatırken,  “Mustafa” ise biran önce yeni alışveriş merkezini bitirmeleri gerektiğini anlatıyordu. Konu inşaat ve mühendislik olunca kısa da olsa Musap’ın dikkatini çekmişti ve konuya müdahil olmuştu. Ama çok geçmemişti ki tekrardan düşüncelere  dalıvermişti. 
İki saat öncesine kadar aklına annesi bile gelmiyorken şimdi  köydeki buzağı aklına gelmişti. İsmini Annesi Türkçe bilmediğinden Kürtçede Ay anlamına gelen  “İvey” koymuştu. Köyde adettendi her çocuğa bu hayvan senin deyip hayvanla duygusal bağ kurdurarak sorumluluk almasını sağlardı. Nede çok sevinmişti annesinin bu buzağı senin dediğinde. Acaba ne oldu “İvey” e ? diye düşünmeye başlamıştı. Annesini ,ailesini bile düşünmeyen Musap bir anda buzağını düşünmeye başlamıştı, hem de bunca kalabalık içinde. Eskiden küçük şeylerin bile onu ne kadar da çok mutlu edebiliyordu. Oysa şimdi bunca varlığın ve imkanın içinde neden daralıyordu buna cevap aramaya başladı.  Aslında cevap çokta zor değildi, bunca yılın biriktirdiği ve ona ekilen kaftanını ve tüm düşünce normlarını bir kenara bırakıp, saçma sapan nefsani duyguların peşimde adeta köle olmuştu. Kölelik ama gönüllü bir köleliğe giriş. Düşündüğü zaman bu cevabı bulabiliyor ama içinin daraldığını iki düşünce normun içinde sıkışıp kaldığını hissediyor.
Musap tek beden iki ruh taşıyordu adeta. Ve ikinci sesinin konuştuğu bir andaydı “ Kısa sürede o kadar onca şey tüketiyorsun ve haz alacak başka mecraların peşinden koşuyorsun” deyivermişti. Musap zar zor ikinci sesini susturmuştu. Oysa ne kadar da doğru şeyler söylüyordu.
Saat 21:00 civarıydı kılmadığı namazlardan dolayı vicdan azabını bile hatırlamayacak kadar zaman önceydi en son namaz kıldığında. Kafenin terasından şehrin merkezdeki tek görkemli camisi gözüküyordu. Ve küçük şehrin sessizliği ve kafeninim görültüsü  Ezanı Şerifin okunmasıyla bozuldu. Müzik kapatıldı kafede. Ayak ayak ayak  üstüne atan ve belki de hayatında kıldığı namazları sayılı olan gençler de birden ayaklarını indirdi ve kendilerini toparlamaya başladı. Belki de toplumda alışkanlığa dönüşmüştü  ama yine de toplumun içinde halen İslam’ın o güzel iksiri kalplerin içinde barındırıyorlardı. Adeta ileride biri gelir de yardım edebilir şuuruyla halen İslam’ı yaşamasa da içlerinde bu his ve duygular mevcuttu. Ama içlerinde İslami yaşantıya ilk adımı atabilecek Musap gözüküyordu. Her ne kadar bilene bir şeyi uygulatmak, bilmeyene öğretip uygulamaktan zor olduğu gerçeği önümüzde olsa da.
Musap uzun zamandan sonra ilk defa  ezanı dinledi. Ve okunan ezan yüzüne adeta birer yumruk gibi vurdukça aynı oranda daralan ruhunun ferahladığını hissediyordu. Ezan onu çağırıyordu haydi namaza haydi kurtuluşa diye…..
Musap daha fazla ikinci sesini susturamadı ve aniden sandalyesinden kalktı ve arkadaşların hayret edici yüz simaları arasında mırıldana mırıldana “ haydi namaza, haydi kurtuluşa” diyerek camiye doğru ilerlemeye başladı…
Camiye yaklaştığında dilinde "Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzerine sâbit kıl!"  duası çıkmıştı.
Devamı gelecek ….

10/07/2017
Özcan AKYÜZ







Yorumlar