Yazıma Milletimizin dinî,
ahlâkî, içtimâî, iktisâdî ve kültürel hayatını derinden etkileyen, ancak buna
rağmen bugüne kadar üzerinde pek konuşulmayan Toplum Mühendisliği konusu
üzerinde durmaya çalışacağım. Toplum
Mühendisliğini, “Toplumun demografisinde, sosyal dokusunda, tarihten gelen yapısında değişiklik
yapmak, tepkilerini, nefretlerini, isteklerini, sevgilerini, tutkularını ve kitlesel
şekilde ifade ettikleri duygularını yönlendirebilmek, kontrol altında
tutabilmek, paralize edebilmek gibi yetileri içeren iştir.”(1) şeklinde tanımlayabiliriz. Her ne kadar isim olarak bir
mühendisliği dalını andırsa da öyle bir mühendislik dalı yoktur. Fakat kaşesini
mühendisler odası yerine, özel istihbarat servislerinden, büyük holding
merkezlerinden, belli ideoloji ile kurulan misyonerlik derneklerinden alan bir
meslek gurubudur diyebiliriz.
Batılılar kendi kültür ve
değerlerini başka milletlere din/Hristiyanlık yoluyla doğrudan değil
modernleşme yoluyla dolaylı olarak aktarmaktadır. “Misyondan gelen misyoner kelimesi dini/Hristiyanlığı yayan kimseler
değildir, misyoner öncelikle Batılı/Avrupâi yaşamı bir kültür olarak Batılı
olmayan toplumlara aktaran öncüler demektir.” (2) İşte tam bu noktada
Tanzimat Döneminden başlayarak karar vericiler halka karşı, âdeta misyonerler
gibi davrandıklarına şahit oluyoruz.
Bugün İslâm dünyasındaki birçok devlet, geri kalmışlık ve yenilgi
psikolojisi ile “kalkınmalıyız, modernleşmeliyiz, onlara yetişmeye
mecburuz, aksi takdirde yok olur gideriz” kuruntusu ile her alanda Batı'yı taklit etmeye devam ediyor,
etmek zorunluluğunu hissetmelerini büyük bir toplum mühendisliğiyle
sağlıyorlar.
Toplum mühendisliği,
insanların kurgulanmış olaylar sonucundaki tavırlarını kendi seçimleriymiş gibi
hissetmeleri sağlayarak yönlendirilmiş tepkilerimizi, tesadüfler sonucu ortaya
çıkmış durumların doğal sonuçları sanmamızı sağlıyor.
Tolum mühendisliği günümüzde
çok faklı yöntemlerle uygulansa da bu yazıda iki başlık altında ele alacam.
Darbeler Üzerinden Toplum Mühendisliği
Toplum mühendisliği kavramı 1800’lü yılların sonunda
yeni modern çalışanlar yaratma düşüncesi ile ortaya çıkmıştır. Daha sonrasında
toplumu yeniden inşa etmek, toplumsal sorunlara yönelik çözümler getirmek veya
kitlesel hareketlerin yoğunlaştığı zamanlarda kitlenin manipüle edilmesi gibi
amaçlar bağlamında şekillenmiştir.(3)
Aslında toplum mühendisliğiyle , Batı kendi ilke,
prensip, inanç ve menfaatleri doğrultusunda batı olmayan toplumları yeniden
düzenleme amacı güder. Nitekim bu isteklerini zamanın en tehlikeli silahı olan
film, dizi, kitap ve gazeteler gibi medya kuruluşları ile gerçekleştirmeye
çalışır. Bu amaçlarına bu yoldan ulaşamadığında “gezi” ve “hendek politikası”
gibi farklı algılar oluşturarak başarılı olmaya çalışır. Bu yolla da başarılı olunamaması halinde son
olarak darbeler yoluyla toplumları
yeniden inşa (kendi amaçlarına göre dizayn) etme yoluna giderek ülkeyi
kendi ilke, prensip ve menfaatleri doğrultusunda iktidarı birilerine vererek
keyifle bu durumu izlerler.
Bu çerçevede ülkemiz ve yakın komşularımız olan
Ortadoğu ülkelerini düşündüğümüzde
toplum mühendisliği ile
ilişkilendirebileceğimiz sayısız örnek olay verebiliriz. Bunun en yakın örneği elbette halen etkisini ülke
olarak atlatamadığımız 15 Temmuz darbe girişimidir. 15 Temmuz 2016’da yaşanılanlar
elbette bizleri 1950-1960’lı yıllara kadar geri götürmektedir. Her ne kadar 15
Temmuzda tüm halk yek vücut olarak oynatılacak olan oyuna “dur” diyerek her zaman başarılı olamayacaklarını
göstermiş olsak ta 1960 yılında istediklerine ulaştığını görebiliyoruz. Madem
bu konuya değindik dünden günümüze birkaç toplum mühendisliği örneği daha
verelim.
1960 ihtilali sonrası darbeciler ihtilali 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa
Bayramı olarak ilan ettiler. Ve uzun yıllar bu günü kutlattılar. Aslında
düşündüğümüzde bir toplumun seçilmiş başbakanını asacaksın, hem de olumlu bir
şey yapmış gibi bayram olarak halka yutturacaksın. Bu durum ancak toplum
mühendisliği ile olacak bir durumdur.
Ve yine ihtilalden yaklaşık 100 sen önce, yani
Osmanlı’nın Batılaşma bloğunun içinde bulunma çabasında olduğu dönemlerde
toplum ciddi değişim ve dönüşümler
yaşamıştır. Bu çerçevede kaldırılan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması olayına
“Vakay-ı Hayriye” (Hayırlı Olay) diyerek
toplumda olumlu algı oluşturulmak
istenmiştir. Bu durum siyasi aktörün bu olayın olumsuz imajı toplum
mühendisliği ile silme çabasıdır.
Başka bir somut örnek olan ABD'nin Irak'ta iktidarı ele geçirmek için "size
özgürlük getiriyoruz" sözünden de anlaşılacağı üzere Irak'ta özgürlüğün
eksik olduğuna insanları inandırıp kendine vazife çıkarıp toplumu yeni baştan
yeni kurallara düzenlemeye yoluna gittiğini hepimiz gözlemledik.
Soğuk savaş döneminde ABD ve SSCB`nin başını çektiği
iki kutuplu dünyada toplum mühendisliği çeşitli şekillerde söz konusu olmuş
ancak her iki kutup da birbirlerini toplumlarını yanlış yönlendirmekle
suçlamışlardır. Sovyetler Birliğinde, Çarlık Rusya’sının toplumsal yapısı
yerine yeni Sovyet kültürünü getirmek ve ideal Sovyet vatandaşı adına kampanyalar
düzenlenmiş ve bunun için gazeteler, kitaplar, filmler vs. kullanılmıştır. Aynı
dönemde ABD`de de kitle "özgür dünya" idealiyle ve demokrasi adına
hükümetlerinin savaştığına inandırılmış ve aydın çevrelerde komünist avı
başlatılmış, kızıllarla işbirliği yaptığına inanılan kişilerin faaliyetleri
engellenmiştir. Benzeri uygulamalar
Çin`de Kültür Devrimi programında ve Kamboçya`da da uygulanmıştır.
Medya Üzerinden Toplum
Mühendisliği
Bu bölümde dizi ve filmlerin nasıl bir topum
mühendisliği ile yapılan algı
operasyonlarıyla hayatımıza yön verdiklerine değinmek istiyorum. Bir akşamınızı yada günün herhangi bir
zamanınızı dönemin en büyük uyuşturucusu ve boş vakit geçirme araçlarından biri
olan televizyon yerine bu yazıya, dergiye ayırmış olmanız; ayağımıza
pranga vuramayanların, şimdi beyinlerimize o prangaları nasıl vurmaya
çalıştıklarını ve bu amaçlarına ne kadar yaklaştıklarını görüyor olmalısınız.
İnsan beyninin algı
aşamasının ilk basamağında bile önce göz organının işlevselliğini konuşturması
gözün insan bedeni açısından önemini ortaya koymakta. Gözün görmediği bir
olguyu belki ses dalgalarıyla beyin tasavvur edecektir, ancak şekil ve anlam
bütünlüğünün beyinde oluşabilmesinin ön koşulu da yine görselliktir, ki bu da
gözün marifetidir yine. Öyleyse göz aynı zamanda bedenin geleceğidir. Soyut
anlamda ‘ileri’ ya da öngörü dürtüsünü ete kemiğe büründürmek beyinde bitse de,
soyut ‘ileri’nin fiziki varlığını da yine göz garantileyecektir. Gözü bir kayıt
cihazının vizörü gibi algılamak mümkün. Bu cihazın belleği ise şeridin makaraya
sarıldığı bölüm, yani beyin olsa gerek. (4)
Görüş algısı meselesinin kurduğu denge ve söz konusu
görselizasyonun yaygınlığıyla birlikte bu sanat ile toplum arasında da grifit
bir bağlantı ortaya çıkarmış bulunuyor. Birinin gelişmesi diğerinin büyümesine
etki ederken, günümüz koşullarında ise bu alan neredeyse toplum mühendisliğinin
başat tercihleri arasında yer aldı.
Bu çerçevede günümüz modern çağ olarak tanımladığımız
bu çağda dizi ve filmlerin toplumsal hayattan ne kadar ve uzak bir yaşantı ve
konular edindiklerini gözlemleyebiliyoruz. Ne yazık ki dizilerde şiddet, cinsel
istismar, ve çarpık ilişkileri konu eden dizi ve filmleri yayınlamak için adeta
yarışır durumdadırlar. Peki burada ki amaç nedir sorusunu sorduğumuzda
görülecektir ki amaç yeni bir yaşam dayatmasıdır. Çünkü günlük hayatta,
komşuda, çarşıda hiç karşılaşmadığımız ve belki de hiç karşılaşmayacağımız
konular, dizi ve filmlerle adeta en mahrem olan evimizin içine giriyorlar. Ve
tüm ailenin izlemesiyle farklı boyutlara ulaşıp, özelikle de gençlerimizi
olumsuz etkiliyor.
Dizi, film ve programlarla yaptıkları toplum
mühendisliğiyle bizleri kendi ilke ve prensipleri doğrultusunda
yönlendirip, istedikleri gibi giyinmemizi, istediklerini içmemizi, istedikleri
arabaya binmemizi kısacası tüm yaşamsal kriterlerimizi bizim önümüze koyup,
sanki tercihlerimizmiş gibi hissettirip bizi yönlendiriyorlar. Örneğin bir dizinin başrolündeki oyuncunun
giydiği elbise bir anda moda (kapitalist sistemin ürettiklerini, satmak için
uydurduğu toplumsal yozlaşıyı sağlamak için kullandıkları içi boş anlamsız terim) deyip gençlerimizin üstünde
görebiliyoruz. Yada kullandıkları argo kelimeler toplumun ağzında pelesenk oluveriyor.
Hemen hemen her senaryonun olmazsa olamazı, en mutlu ve
en mutsuz anlarında oyuncu kendini içkiye veriyor. Üzüntü bu yolla atlatılır,
kutlama alkol ile yapılır algısı verildi
veriliyor. Üstelik bu konuda
başarılı olduklarını da ifada edebilirim. Yine zengin, bir villada geçen bir
hayat ve onlara hizmet eden başı kapalı birazda bilgisiz olarak gösterilen bir bayan oyuncu. Burada verilmek istenen algıyı tahmin
edebileceğinizden anlatma ihtiyacı duymayıp, bir sonraki örneğe geçiyorum.
Belki de defalara izlediğimiz filmlerden hatırlarsınız, İslami isimler
olarak tanımlayacağımız isimlerin bir
çoğu ( Şaban, Ramazan, Gafur, Mustafa-Mistik) bir şekilde alay konusu edildi.
Ve belki de aradan geçen 20-30 yıllık araya rağmen halen anne ve babalar
çocuklarına alay konusu olunmaması adına bu isimleri kullanmıyorlar.
Toplumsal suçların artmasında senaristlerin büyük bir
payı olduğu aşikardır. Bu konuda aynı zamanda sosyolog olan senarist Umur Bugay
“Toplum televizyonun bu kadar etkisinde iken, dizilerde fuhuşu işlemek,
cinayetleri vermek, ve her türlü suç
unsurunu prim amacıyla kullanmak bu millete yapılan büyük bir kötülüktür”
diyor.
Bu gün artık sinemanın, başka bir dünyanın mümkünatı
konusunda en etkin silah olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Zira
televizyon sayesinde kişi, ideoloji, fikir, sınıf farkı gözetmeden her
düşünceden kimsenin evine girebilen tek olgu sinemadır. Kurulan ulus
devletlerin silahlı mücadelelerden sonra ve hatta silahlı mücadele evresinde
önemli bir mevzi olarak yatırım yaptığı sanat cephesi bu gün büyük oranda
misyonunu sinemaya devretmiş olduğunu ifade edebilirim. Beyaz perdenin karşı
konulmaz gizemi sayesinde kimi zaman ‘asla’ dediğimiz ve kırmızı çizgi olarak
belirlediğimiz meseleler kısa bir süre içinde kafamızda işgal ettiği yeri
değiştirirken, kimi zaman da ön kabullerimiz sonucu kemikleştirdiğimiz
yargılarımız şekil değiştirebilmektedir.
Aslında bunca olumsuzluğa rağmen istenmesi halinde
toplum mühendisliği ile ‘farkındalık yaratma’ dediğimiz faaliyetlerin tamamı,
‘toplum mühendisliği’nin alanı. Bütün enformasyon olanaklarını devreye sokarak,
toplumu depreme karşı tedbirli olmaya, dere yataklarına ev yapmamaya, ucuz
maliyet telaşına düşerek ölümcül tehlikelere karşı açık hale gelmemeye
yönlendirebiliriz. Organ bağışının önemi ve gereğini, İslami fobinin
engelenmesi, kız çocuklarının eğitim hakkı, kadına şiddeti engelleme,
sporu küfürden kurtarma, doğayla dost enerji kaynaklarının kullanımının
gerekliliği ve önemi, eğitimde, sağlıkta fırsat eşitliği vb. konularda
yani kısacası tüm İslami ve insanı değerlerin tümünde toplum
mühendisliği faaliyetleri yürütülmelidir.
Aksi halde bu İslami ve insanı değerlerin tersinde
faaliyet gösteren kişi, devlet, kurum ve kuruluşlara yenik düşeceğiz. Yazıma bu
konuda düşünüp, tutalım diye bir hadis ile bitiriyorum.
Ebu Saîd el-Hudrî'nin aktardığı bir rivayette göre;
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Sizler
karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz, onların inançları ve yaşayışlarını ölçü
edineceksiniz. Onlar insanın giremeyeceği kadar küçük bir kertenkele
deliğine girecek olsalar siz de onları takip edeceksiniz.
(Peygamberin bu ürpertici
açıklaması üzerine biz sahâbîler) Sorduk:
Ya Resûlullah! (izlerini takip
edeceğimiz bu topluluklar) Yahûdiler ve Hristiyanlar mı olacak?"
Şöyle buyurdu: “Ya
başka kimler olacaktı?” (5)
Kaynak
(1)
Dickinson, Elizabeth (2011-01-13)
(2)
Özcan AZMİ, Yedikıta Dergisi, 24.01.2013
(3)
Seyyide Dergisi -
Darbeler ve Toplum Mühendisliği - Sayı/45/2016
(4)
Rawin STERK - Çağın
Toplum Mühendisliği Ve Sinema – 2010
(5)
Buhari, Enbiya 50
Özcan AKYÜZ

Yorumlar
Yorum Gönder