Ana içeriğe atla

KALPLERİ EVİRİP ÇEVİREN ALLAH'TIR (2)


v Kalpler ancak Allah’ı Anmakla Huzur Bulur

Musap uzun bir aradan  sonra camiden içeriye ayağını attığı o ilk an, yüreğindeki o heyecan ve ferahlık tüylerini diken diken olmasına neden olmuştu. Son günlerde yaşamış olduğu tüm dert ve sıkıntıları unutmuştu. Yüreğindeki daralma kendini ferahlığa vermişti. Musap namazlarını eda etmiş ve sonrasında uzun uzun duaya başlamıştı. Bir ara kendince söylendi, “günahlarımı tek tek tövbe etmeye çalışsam herhalde sabaha kadar bitmeyecek” dediği anda hocasının Allah’ın rahmeti ve bağışlayıcılığı üzerindeki sohbeti hatırlamıştı. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın  ve Allah geçekten sizlere, bizlere rahmet edicidir.”  Sözünü hatırlayınca içindeki kurtulma umudu, yanmaya yüz tutmuş bir ateşin yeniden yellenerek alev tutması gibi Musap’ın da  umudunu yeniden alevlendirdi.
Musap, o gün sabah namazına kadar camide kalmış. Tövbe istiğfar etmiş, uzun süredir
kılmadığı namazların kazasını eda etmişti. 
Sabah namazı için camiye gelen imam  Musap'ı sabah namazında da orda görmüş, birazda şaşırmıştı. Çünkü cuma namazları dışında namaz kılmak için ne yazık ki camiye çok az kişi  gelir ve bunların içinde gençlerin sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdı. Bu yüzden imam Hacı namazlara gelenlerin çoğunu tanır, iletişim kurardı. Özellikle de gençlere karşı ayrı bir sempatisi vardı. Peygamberimizin hissedip dediği" Namaz kılan yaşlıyı severim ama namaz kılan gence aşığım" hadisini hisseder gibi. Gençlik İmam Hacı’nın en önemsediği ve hassas olduğu bir noktasıydı. 
Yatsı namazında Musap, İmam Hacı'nın  her ne kadar dikkatini çekmişse de sürekli sohbet ettiği öğrenci grubu toplanmıştı. Öğrencileri bekletmemek adına Musap’la tanışma fırsatını bulmadı. Normal bir zamanda olsa bu kadar içten ve samimi şekilde ellerini açıp mağrur bir  şekilde boynunu eğip dua eden biriyle kesinlikle tanışmak isterdi. Her ne kadar bir an tanışmak istese de bu duygusuna karşın sohbet edeceği  çocuklara sürekli anlatıp, hatırlattığı “ Müslüman verdiği sözde durmalı, anlaştığı saate orada bulunmalı” gerçeği önünde duruyordu. Çünkü Müslümanın dakik olması gerektiğine inanıyordu.  İmam Hacı çocukları bekletmemek adına yanlarına geçti, tek tek ellerine sıkıp selamlaşarak hâl hatırlarını sordu. Akabinde ekledi “bugünkü konumuz neydi ?” sorusuna on iki on üç yaşlarında çok zeki  yaşıtlarınca daha uzun, sarışın olan   “Özkan” hemen “İslami Şuur” diye cevap verdi.   İmam Hacı  “madem konuyu sen söyledin  anlat bakalım İslami Şuur”  ne demek ?” Özkan hemen müsaadenizle deyip “ Öncelikle “Şuur”, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Bakara Suresinin 12. ayetinin tefsirinde ayrıntılı olarak izah ettiği üzere kavrayışın (idrakin) başlangıcıdır; özdür, mihenk taşıdır, bilgiye vurulmayan bir seçiciliktir. Ve İslami Şuur İslami perspektifte seçmek, hareket etmek, ona göre olayları idrak etmektir. ” dediğinde zekasının ve islami bilgisinin farkında olan   İmam Hacı’nın bile beklemediği güzellikte ve anlayıştaydı. Bu öğrenciler İmam Hacı’nın gençliğin  kötüye giden gidişatının tekrardan düzelebileceğine olan inancını artırıyordu. Halbuki kötüye giden gidişat sadece gençlikte değildi. Aslında  sıkıntının büyüğü bu gençliği yetiştiren, bu günlere getiren büyüklerindir. İmam Hacı bu hususu biliyor ancak çözümün gençlikten gelebileceğine inandığından gençler üzerinde ayrı bir hassasiyeti vardı. Bu doğrultuda gençliğe hitap etmek için İmam Hacı uzay, evren, kâinatın oluşması, molekül biyoloji, Kur’an-ı Kerim ‘in içindeki bilimsel mucize ve hakikatler yanı sıra İslami şuur konularında   kendini sürekli geliştirmeye çalışır bu hususta sohbetler yapar kendi öğrenci gruplarını da ciddi anlamda etkilerdi. Özkan da en çok İmam Hacı’nın bu konulardaki bilgisine hayranlık duyar. Fizik öğretmeninden çok fizik, biyoloji öğretmeninden çok biyoloji ve kimya öğretmeninden çok kimya bilen İmam Hacı bilimsel hakikatleri İslami perspektifte öğrencilerini anlatırdı.  
 İmam Hacı yine çocukları mest edecek güzellikte dersini yapmış ardından da öğrencileri dondurma yemeye götürmüştü. Bu onlar için bir alışkanlığa dönüşmüştü artık.


İmam Hacı sabah namazına camiye gittiğinde Musap'ı  sabah camide tek başına ve  yalnız görünce dayanamadı. Selamlamadan sonra "Ben İmam Hacı" deyip elini sıktığında "bende Musap" karşılığını aldı İmam Hacı.
Musapla sohbet etmeye karar verdi. İmam Hacı "Hayırdır neyin var? Pek bahtiyar ve sıkıntılı gözüküyorsun." dedi. Musap bir an duraksadı ve ne diyeceğini bilemedi. Ve ardından ağlamaktan şişmiş gözlerini İmam Hacı ' ya dikti ve " Ben çıkmaz bir bataklıktayım, çırpındıkça daha da batıyorum. Ancak bugün içimde oluşan tarifsiz bir duygu beni buraya getirtti. " dedi.
Bu sözler karşısında daha  önce bu tür söylemlerle camiye gelen bir kaç genci hatırlamıştı. Ben battım, bittim ölüyorum dediklerini ve sebebini sorduklarında "sevgilimden ayrıldım"  demelerini hatırladı. Camiye ayrıldığı sevgilisiyle tekrar barışmak için dua etmeye gelmişlerdi. İlk başta Musap'ı da onlardan biri sanmıştı. Yalnız Musap' ta diğerlerinde görmediği ve hissetmediği bir şeyler hissetmişti. Çok içten ve samimiydi.

Musap ağlamaktan ve uykusuzluktan şişmiş derbeder bir vasiyette İmam Hacı’ya tekrar görüşme sözü verip vedalaşarak camiden  dışarıya çıkmıştı. Her gün belki de defalarca yürüyüp turladığı caddeye indi. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Sabaha kadar açık olan birkaç çorbacı ve fırın dışında şehir daha uykudan uyanmamış, adeta ölüm sezizliğindeydi. Oysa Musap daha lise yıllarındayken arkadaşlarına dini sohbet yaptığında anlatmıştı “ Uyku, ölümün saatlere sığdırılmış bir fragmanı” olduğunu söyler  ardından da “ Bizler bir gün uyuyacağız ve mahşer aleminde uyanacağız. Buna, yani o güne  ne kadar hazırsınız?” sorusuyla bitirirdi sohbetini.   Böylece konu hakkında arkadaşlarını düşünmeye sevk ederdi. Şehrin sessizliği ona anılarını hatırlatmıştı.
     Musap her gün kuru kalabalıklar arasında sessizce yürüdüğü  bu caddeden tek başına ama içinde  birkaç iç sesle yürüyordu. Bu yürüyüşte yorulan ayakları ve dik tutamadığı omuzları yerçekimi ile savaş halindeydi.  Uzun zamandır yaptığı ile yapması gerekenler arasında gelgitler yaşayan musap nihayet artık “kurtuldum”   diyordu.   Çünkü sabaha kadar namaz, kuran  ve dua etmenin içinde oluşturduğu müthiş bir maneviyat onu dünyanın en huzurlu ve pişman kişisi yapmıştı. Hissettiği ferahlığın ardından son süreçte yaptığı  günahlarını düşündüğünden müthiş bir pişmanlık duyuyordu. Bu durum Musap için iyiye alametti. Çünkü “gerçek anlamda bir tövbe gerçek anlamda bir pişmanlığı icap ederdi.” Tüm insanlık iyi-kötü, doğru–yanlış denklemleri arasında sürekli gelgitler yaşar, iradelerle tercih eder. Musap’ta irade savaşında geceden beri Allah yolunu tercih etmişti. Ve iç sesi artık kurtulduğunu sanıyordu.  Oysa şeytan ve nefsani duyguları onun peşini o kadar çabuk bırakmayacaktı. Yalnız Musap onu bilmiyordu…
         Musap yaşadığı bunca duygusal travmalardan sonra annesini halen aramadığını ancak hatırlayabilmişti.  Elini cebine attı ve telefonu çıkardı. Ve çoktan yaşamadığı heyecanı yaşadı. “Ayten” ile konuşmaya başladığı o ilk andaki heyecandan bile daha büyüktü. İçindeki anne özlemi ve sevgisi yeniden yeşermişti. Telefonu camiye girmeden önce kapattığını hatırlamıştı, açma tuşuna baştı. Telefonun açması süresince geçen o kısa an bile onun için saatlere denk geli vermişti…
         Telefonun açılmasıyla bildirimlerin ardı arkası kesilmemişti. Whatsapp’ tan sayısız bildirimden ziyade gelen aramalar ve mesajlarda “Ayten” ismini görünce biranda kısa süreliğine olsa da, birkaç kedi ve köpek dışında kimsenin olmadığı o küçük şehrin tek caddesinin ortasında donakaldı. İçi daraldı, ruhu karardı ve içinde bir anlam vermediği biraz tatlı, biraz şüpheci ve en çokta belirsiz bir korku sardı. “ Ayten” den gelen mesajları da  okuyunca bu anlamsız ve tarifsiz duyguları gittikçe artmıştı. Oysa sabaha kadar namaz, tövbe ve dua ile elde ettiği huzur ve maneviyatı yerini “ Ayten’i kaybetme korkusu” almıştı.  Çünkü sözde modern gençlik, mesajına geç cevap verilmeyi ayrılma nedeni olarak görebiliyordu. Ayten de bunu gönderdiği mesajlarda açıkça da belirmekten çekinmemişti. Oysa nede çok birbirlerini sevdiğini söylerlerdi birbirlerine. “Haram da huzur ararsan huzur sana haram olur” gerçeğini Musap daha anlayamamıştı. En azından şimdilik…
         Musap’ı camiye götüren ikinci  iç sesi onu yine yalnız bırakmamıştı. Ve şöyle dedi ona “Baki olan Allah korkusu mu? Yada faniyi kaybetme korkusu mu ?” Musap bir anda öne eğik başını yerden kaldırdı ve sağa sola bakınmaya başladı, yüzü ve yaptığı hareketler kendi iç sesinden korktuğunu gösteriyordu. Oysa Karadeniz’in bu küçük, sakin ve kimilerine şirin kimilerine göre sıkıcı şehrin caddesinde gecenin beşinde kimsecikler yoktu…
         Musap aniden irkildi ve  Allah’ın her yerde olduğunu bilmesine karşın  başını yukarıya doğru kaldırdı. Etrafın sisli ve hafif aydınlandığını gördü. Tamda başının üstünde sise inat ortamı aydınlatmaya çalışan sokak lambasını fark etti. Bu durum onun içinde umudun var olmasını sağladı. Ve kendi kendine “Her zaman kurtulmak için bir ışık seni hayra çağıran bir ses –umut vardır” şeklinde sayıklamaya başladı. Tam da o anda “ Allah sevgisinin büyüklüğü”  içinde oluşan “Ayten’i kaybetme korkusuna” ağır gelmişti. Her ne kadar bu duygu Musap için uzun sürmeyecek olsa da…
         Musap tekrardan telefondan rehberine girdi ve annesinin ismi üzerine tam basacağı anda “Acaba bu saate uyanık mı ?” diye tereddütte düştü. Oysaki sabah namazı vaktinde annesinin uyanık olmamasına pek ihtimal vermese de. Musap küçüklüğünden beri biliyordu annesi sabah namazlarını kaçırmaz, çocuklarını namaza anne şefkatiyle tek tek uyandırırdı. Her ne kadar zaman zaman kardeşleri annelerini terslese de. Sabah namazına tüm aile fertleri kalkar namazlarını eda ederdi.  Musap bunları anımsayınca aramaya karar verdi. Telefonun ikinci kez çalmasıyla annesinin  ağlamaklı bir vaziyette “Musabımm” diye açması bir oldu. Musapta “Daye” diye karşılık verdi. Ve aralarında çok duygusal bir konuşma geçti. Musap’ın gözleri yaşardı. Annesi, “lawuke mı tı çıma digirî?” (oğlum niye ağlıyorsun?)”  dediğinde daha fazla kendini tutamayarak hıçkıra hıçkıra sokağın ortasında ağlamıştı. Ve annesine hakkını helal etmesini istiyordu. Annesi de hakkını helal ettiğini ve sabah namazı saatinde  onu aradığı için çok mutlu olduğunu söyledi. Akabinde üniversiteye başlayıp bozulan komşunun çocuğundan bahsedince Musap’ın başına kaynar sular dökülmüş gibi hissediyordu. “Ah Annam garip Annam! öğrense ki düştüğüm durumları, nasıl da üzülürsün. Benim bunu sana yapmaya hakkım yok” diye bir yandan da kendi kendine konuşuyordu. Telefon, bir insanın bir insana yapabileceği en güzel, samimi ve içten dualarla kapatıldı. Musap’ın ruh hali bir yandan rahatlarken bir yandan da yaptığı yanlışların farkına varıp daha da kederleniyordu.
         Bu duygular içinde kafasında birden çok sesle eve kadar geldi. Evde 3 arkadaş beraber kalıyordu. Sürekli dertleştiği ve bir çok hususta İslami olmasa da insani ve ahlaki olarak onu uyaran “Burak” sabahları işe gideceğinden uyumuştu. Yalnız “Kadir” in lambası halen yanıyordu. Çoğu üniversiteli arkadaşı gibi sabahlara kadar İngiliz ve ABD dizileri izler. Akabinde akşama doğru uyanır. Derslere zaten kimse girmez. Sınavlara ise ancak sınav haftası çalışılırdı. Musap odasına girdi, ışığı açtı duvardaki afişlere gözü ilişti. Üniversiteye ilk geldiğinden bugüne duvara astığı afişlere bakınca kendi hayatını o duvardaki afişlerde gördü. İlk astığı Mescid-i Aksa ve Mekke afişleri iken en son duvara astığı afiş ise elindeki içki şişesi ile poz veren “ Charles Bukowski” ye aitti. Musap müthiş bir dönüşüm geçirmişti. Bu dönüşümü biraz düşündükten sonra göz kapakları artık uyuması gerektiğini söylüyordu. Tam yatağa uzanacağı anda gardıroba astığı “Bugün hiç kalp kırdın mı? “  ve “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” yazısına takıldı. Uyumaktan vazgeçti. Bu yazıları ilk defa görmüş ve okumuş gibi kalp ritmi bozuldu ve kitaplığındaki tozlanmış Kur’an-ı Kerim’i açıp okumaya başladı. Karşına çıkan ilk ayet Musap’ın  yaşamındaki huzurun en etkileyici iksiri olacaktı.

Devamı gelecek…….


Özcan AKYÜZ
09/08/2018



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DAĞLAR HAREKET EDİYOR MU?

Dağların hareketliliği, kıtasal hareketlilik ve dünyanın kazığı olan dağların köklerini anlamlandırmaya çalışalım. Dağlar, yeryüzü kabuğunu meydana getiren çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda oluşur. İki tabaka çarpıştığında daha dayanıklı olan diğerinin altına girer. Yukarıdaki tabaka kıvrılarak yükselir ve dağ meydana gelir. Alttaki tabakanın yerin altında ilerlemesiyle de aşağıya doğru derin bir uzantı dağ kökü oluşur. Bilimsel bir kaynakta dağların bu yapısından, “kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.” şeklinde söz edilir. “Dağların yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük olan kökleri, yerin altında görünmez bir durumdadır. Dağların yerin altındaki kökleri, dağın görünen kısmının 10-15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin Dünya’nın en yüksek noktası olan Everest Tepesi, yerin 9 km kadar üstündedir, oysa bu noktanın yerin altındaki kökü 125 km civarındadır. Burada 125 km uzunluk bize uçuk bir rakamm...

ZİNCİRİ KIRMA

“ Zinciri Kırma “ kişisel gelişim uzmanların sıklıkla dile getirdiği ünlü bir metodun ismi. Bu metotta kişi kendisine günlük, haftalık veya yıllık hedefler belirliyor. Belirlenen hedeflere ulaşıldığı günlerde takvimden o güne çarpı atılıyor. Böylece atılan bu çarpılarla bir zincir oluşturuluyor ve  zinciri kırılmamış oluyor              Kişisel gelişim uzmanları sürekli hedefleriniz olsun, 6 saatten fazla uyumayın, bir dil öğrenin, haftada bir kitap bitirin, spor yapın, sürekli koşun, hayallerinizden vazgeçmeyin,  zinciri kırmayın telkininde bulunur. Aslında denilen şeylere itiraz edilecek bir husus yok.  Hatta bizimde bir tablomuz olmalı her gün çarpı atmalıyız. Ve bizlerde pek çok hedefin peşinden koşmalıyız. Pek sorun nerede? Asıl sorun işin en önemli kısmından bahsetmiyorlar. Basit bir matematik işlemiyle açıklamaya çalışalım. Düşünelim ki zincirdeki sayıları toplamaya başlayacağız geçen sene 21 bu sene...

Siz hiç düşünmez misiniz?

(Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da Onun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, akıl edenler için dersler vardır.)  [Nahl 12]             Kur’an-ı Kerim’in  bir çok ayette "Siz hiç düşünmez misiniz?", “ Akıl etmez misiniz”  diye Bize uyarıda bulunur.  Bu nasıl müthiş bir şey,  ne güzel bir iksir, İslam ne muntazam bir din... Bu düşüncelerdeyken, "Siz hiç düşünmez misiniz?"   şeklinde başlayan ayetler her karşıma çıktığında kendimi inanılmaz şanslı ve mutsuz hissediyorum.  Şanslı olmamın nedeni böyle bir dinin mensubu olmam. Mutsuz olmamın sebebi ise hakkıyla sorgulayıp akıl edip, düşünmüyor olmam ve ümmetin de yeterince ayetin hakkını vermemesidir. Hani hepimizin yerdiği, sevmediği o seküler batı toplumları var ya işte onlar okuyor, düşünüyor,  adeta kuran ayetinin mahiyetini gerçekleştiriyor. Biz ümmet olarak o emir ve tavsiyelere inanıyoruz fakat yerin...