Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ZİNCİRİ KIRMA

“ Zinciri Kırma “ kişisel gelişim uzmanların sıklıkla dile getirdiği ünlü bir metodun ismi. Bu metotta kişi kendisine günlük, haftalık veya yıllık hedefler belirliyor. Belirlenen hedeflere ulaşıldığı günlerde takvimden o güne çarpı atılıyor. Böylece atılan bu çarpılarla bir zincir oluşturuluyor ve  zinciri kırılmamış oluyor              Kişisel gelişim uzmanları sürekli hedefleriniz olsun, 6 saatten fazla uyumayın, bir dil öğrenin, haftada bir kitap bitirin, spor yapın, sürekli koşun, hayallerinizden vazgeçmeyin,  zinciri kırmayın telkininde bulunur. Aslında denilen şeylere itiraz edilecek bir husus yok.  Hatta bizimde bir tablomuz olmalı her gün çarpı atmalıyız. Ve bizlerde pek çok hedefin peşinden koşmalıyız. Pek sorun nerede? Asıl sorun işin en önemli kısmından bahsetmiyorlar. Basit bir matematik işlemiyle açıklamaya çalışalım. Düşünelim ki zincirdeki sayıları toplamaya başlayacağız geçen sene 21 bu sene...

TOPLUMSAL YOZLAŞI: EVLENDİRME-“ME” PROGRAMLARI

Günümüz insanların hızlıca değiştiğinin ve suni akımlar peşinden nasıl pervasızca gittiğini gözlemleyebiliyoruz. Gerçekten de aklıselim düşündüğümüzde; genelde Dünya’da özelde ise ülkemizde toplumun uçuruma doğru gittiğini görmek için gözümüzü açmanın yeterli olduğunu kavrarız.             “Yeni bir toplum dizaynı” ve “Yeni Bir Dünya Düzeni” gibi tamamen suni ve içi boş söylem-akımlar sürdürerek gelenek, kültür, İslami, ve insani tüm değerleri yani bizi biz yapan tüm değerleri yerle yeksan ettiğini görebiliriz. Son birkaç yıldır ithal edilen survivor gibi programlardan tutunda en önemli olan ve bizi Avrupa (AB-D) den ayıran evlilik ve aile yapısını bitiren “Evlendirme-me Programları”na kadar  her bir program bu toplumun altına dinamit koyuyorlar. Ve üzülerek söylüyorum ki bu tür ahlaksız-akıldışı programları izleyerek dinamitin birer parçası  da izleyenler olarak biz  toplum oluyoruz. Televizyon her türlü söyle...

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ: BİZİ NASIL YÖNETİYORLAR?

Yazıma Milletimizin dinî, ahlâkî, içtimâî, iktisâdî ve kültürel hayatını derinden etkileyen, ancak buna rağmen bugüne kadar üzerinde pek konuşulmayan Toplum Mühendisliği konusu üzerinde durmaya çalışacağım. Toplum Mühendisliğini, “ Toplumun  demografisinde , sosyal dokusunda, tarihten gelen yapısında değişiklik yapmak, tepkilerini,  nefretlerini , isteklerini,  sevgilerini , tutkularını ve kitlesel şekilde ifade ettikleri duygularını yönlendirebilmek, kontrol altında tutabilmek, paralize edebilmek gibi yetileri içeren iştir.” (1 ) şeklinde tanımlayabiliriz. Her ne kadar isim olarak bir mühendisliği dalını andırsa da öyle bir mühendislik dalı yoktur. Fakat kaşesini mühendisler odası yerine, özel istihbarat servislerinden, büyük holding merkezlerinden, belli ideoloji ile kurulan misyonerlik derneklerinden alan bir meslek gurubudur diyebiliriz. Batılılar kendi kültür ve değerlerini başka milletlere din/Hristiyanlık yoluyla doğrudan değil modernleşme yoluyla dolaylı olarak...

SIRAT-I MÜSTAKİM

Sırat-ı müstakim, istikamet yolu demektir. İstikamet için, “her türlü aşırılıktan uzak olan orta yol”, “dosdoğru yol”, “pürüzsüz yol”, “adalet” gibi tarifler getirilmiş. Bu yolu Kur’an-ı Kerim, “göklerde ve yerde olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” (Şura, 42/53) ve “Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu”(Nisa, 4/69) şeklinde izah eder. Müslümanlar olarak bizler, namazlarının bütün rekâtlarında Fatiha Sûresi’ni okur ve Allah’tan sırat-ı müstakime hidayet talebinde bulunuruz. En güzel yol, tarifi imkansız bir yolculuk, en güzelinin, her şeyin sahibi ve maliki olanın karşısında el bağlamak ve sadece ona yönelmek, onu düşünmek, sınırsızca istemek ve tövbe etmek için namaza durduğumuzda “Elhamdü lillâhi rabbil’alemin” deyip alemlerin rabbi olana hamd ederek başlarız duaya, sonradan rahman ve rahim olup din gününün sahibi olana günülden seslenip devam ederiz. “İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în-İhdinessırâtel müstakîm” Yalnız sana ibadet eder yalnız sende...

DAĞLAR HAREKET EDİYOR MU?

Dağların hareketliliği, kıtasal hareketlilik ve dünyanın kazığı olan dağların köklerini anlamlandırmaya çalışalım. Dağlar, yeryüzü kabuğunu meydana getiren çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda oluşur. İki tabaka çarpıştığında daha dayanıklı olan diğerinin altına girer. Yukarıdaki tabaka kıvrılarak yükselir ve dağ meydana gelir. Alttaki tabakanın yerin altında ilerlemesiyle de aşağıya doğru derin bir uzantı dağ kökü oluşur. Bilimsel bir kaynakta dağların bu yapısından, “kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.” şeklinde söz edilir. “Dağların yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük olan kökleri, yerin altında görünmez bir durumdadır. Dağların yerin altındaki kökleri, dağın görünen kısmının 10-15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin Dünya’nın en yüksek noktası olan Everest Tepesi, yerin 9 km kadar üstündedir, oysa bu noktanın yerin altındaki kökü 125 km civarındadır. Burada 125 km uzunluk bize uçuk bir rakamm...

GENÇLİK VE FANATİZM

Gençlik bizlere bahşedilen ömrün en muhteşem dönemini kapsıyor.  Ama birileri yaşamımızın en güzel dönemi olan gençliğimizi nereye sürüklüyor, oturup düşünmek gerekir. Gençliğimizi çalıp, kendi ürettikleri “Modernizm” adı altında saçma sapan bir kültürle tüm dini ve kültürel değerlerimizi nasıl yerle yeksan etiklerini görebiliyoruz. Bunu dizi, film ve spor gibi insanlarımızı uyuttuklarını, çevresinde ve dünyada olup bitenlere duyarsızlaştırıp kendi kültür empozesini yapıyor. Dizi ve filmlerle yapılan kültür empozesini daha önceki bir yazımda ifade etmeye çalıştığımdan şu yazımda ise sporda fanatizmi ifade etmeye çalışacağım. Fanatizm takıntılı bir coşkunun beraberinde getirdiği kontrolsüz bir heyecan eşliğinde bir konuya, spor takımına, siyasi oluşuma toplumsal normları hiçe sayacak derecede bağlanma durumu olarak tanımlayabiliriz. Fanatizmin bir sonraki evresi holiganlık oluyor. Evet, günümüzde bir “Futbol Dini” ortaya atılmış, yüzbinleri hatta ekran başındakilerle beraber mily...

EVREN GENİŞLİYOR MU ?

Bilim adamları ve felsefi düşünürünün üzerinde çokça tartıştığı bir konu olan “Evren sonsuz mudur?”, “Evrenin de bir sınırı var mıdır?” sorularına cevap arayalım. İngiliz fizikçi Isaac Newton (1643-1727) geliştirmiş olduğu gravitasyon yasası ile evrenin değişmezliği konusu tartışılmaya başlanmıştır. Evrende bulunan gök cisimlerini birbirilerine uygulayacağı gravitasyon kuvveti ile uzun süreçte evrenin küçüleceği fikrini öne sürmüştür.(1) Böylelikle Yeni Çağ bilimcileri evrenin kısa süre sonra yok olunabileceği düşünüyordu. Alman kökenli bilim adamı Albert Einstein “Genel Görecelik” yasası ile aynı soruya cevap bulabilmek için “Kozmolojik Sabit” adını verdiği adını verdiği bir sabit ortaya attı.  Bu sabit ile kütle çekim kuvveti dengelenebiliyor. Büyük uzaklıklar kütle çekimin yenerek birbirinden uzaklaşabiliyor tezini ortaya attı. Sonradan görülüyor ki dünyanın övgüyle bahsettiği ve gelmiş-geçmiş en büyük bilim insanları olarak kabul ettikleri, Albert Einstein ve Isaac Newto...